AH BABACIĞIM! (Hikâye)

Ara 27, 2013 by

AH BABACIĞIM! (Hikâye)

Otogara indiğinde akşam olmak üzereydi. Doğruca daha önce kaldığı öğrenci yurduna giderek kaydını yeniletti. Hangi yatakhanede kalacağının yurt idaresince belirlenmesinden sonra valizleri elinde merdivene doğru yürüdü. Üst kata çıkarken geçen yıldan simasına aşina olduğu birkaç öğrenci ile selamlaştı. Selamını alanların dikkatli bakışları gözünden kaçmadı fakat bunu pek önemsemeyerek yürümeye devam etti. Merdivenin başında, eski oda arkadaşlarından ikisinin sohbet etmekte olduklarını gördü. Onlarla da selamlaştı ve kucaklaştılar. Aralarından birisi hayretini gizleyememiş olmalı ki hemen sordu:

– Hayrola! Sakallarını niye kestin?

– Yahu, iyi de yakışmıştı!..

– Hem biz bu iş için az emek harcamadık. Bu kadar mücadeleden sonra senin yaptığın doğru mu?

Sorulan sorulara cevap vermiyor, başı önüne eğik öylece duruyordu.

Kaldığı yurt çoğunlukla İslâmî konularda hassas öğrencilerden oluşuyordu. Hemen hepsi üniversitelerdeki başörtüsü ve sakal yasaklamalarına karşı direnmişlerdi. Kendisi de sakalı yüzünden bazı derslere alınmamış, okuldaki ilk senesini tamamlayana kadar çok sıkıntılar çekmişti. Şimdi, arkadaşlarının onu böyle sakalsız gördükleri zaman şaşırmaları ve sormaları gayet haklı bir tepkiydi. O kadar eziyete direnen ve sakalını kesmeyen birisi nasıl olur da birden bire fikir değiştirirdi?

Neden sonra;

– Kestim işte! dedi. Öyle icap ediyordu, ben de kestim.

Ardından hiç beklemeden yatakhaneye doğru ilerlemeye başladı. Arkadaşları biraz garip, bakakaldılar. O yürümeye devam etti. Şimdi, elindeki valizleriyle koridorun tabanındaki karoları seyrederek ilerliyor, bu sırada yurda ilk geldiği günleri hatırlıyordu: O zamanlar henüz sakalı yoktu. Üst sınıflardaki bazı sakallı ağabeylerini gördükçe imrenmiş, kendisi de heveslenmişti. Bir sohbette sakalın sünnet olduğunu, gençlerin de bırakmasının sevap olacağını öğrendiğinde çok sevinmiş ve hemen sakal bırakmıştı.

Bu düşüncelerle yatakhaneye girdi. Etrafı gözleriyle süzerek birilerini aradı; kimse yoktu. Odada her biri ikişer katlı iki ranza ve dört çelik dolap bulunuyordu. Bu yıl birlikte kalacağı diğer öğrencilerin henüz gelmedikleri yataklarının yapılmamış olmasından belliydi. Yukarıya çıkarken depo sorumlusu tarafından koltuğunun altına sıkıştırılan nevresim ve çarşafı sermeye, eşyalarını dolaba yerleştirmeye başladı. Bir an önce yatıp dinlenmek istiyordu.

* * *

Sabah uyandığında kedisini daha iyi hissetti; dinlenmişti. Hafifçe doğrularak ranzanın kenarına oturduğunda karşı ranzanın alt katında birisinin yatmakta olduğunu fark etti. Anlaşılan gece gelmişti. Daha bavullarını dolaba yerleştirmemiş, alelacele serildiği belli olan eski bir çarşaf ve üzerine aldığı nevresimsiz boş bir battaniye ile yatmıştı. Hemen aşağıya indi ve yatmakta olan öğrenciye yaklaştı. Bu, geçen sene kendisiyle aynı odada kalan en samimi arkadaşıydı. Aynı fakültede ve aynı sınıfta okuyorlardı. Onu pek severdi. Neşeli, şakacı, iyi niyetli, temiz ve dürüst birisiydi. Kendisinden bir yaş büyük olmasına rağmen siması küçük bir çocuk kadar sevimli ve tatlıydı. İçinden seslenip uyandırmak geldi, sonra kıyamadı. Bir an “özlemişim” diye düşündü.

Sonra elini yüzünü yıkayıp giyindi ve kahvaltı için kantine indi. Büyük bardakla bir çay, biraz peynir ve zeytin, bir küçük paket de reçel aldı; kenardaki bir masaya oturdu.
Kantine inerken dün karşılaştığı arkadaşlarıyla tekrar karşılaşmıştı fakat bu sefer kendisine bir şey dememişlerdi. Onun bu konuda konuşmaktan hoşlanmadığını anlamış olmalıydılar. Böyle düşünürken yine sakalı aklına geldi. İçinden “Ah babacığım!” diye geçirdi. Günlerdir sakalı aklına geldiği zamanlar canı sıkılıyor, içi burkuluyor, yüreği daralıyor ve kendi kendine “Ah babacığım!” diye inliyordu. Böyle olduğunda hep ıssız bir dağın tepesine çıkarak avazının çıktığı kadar “Ah babacığım!” diye haykırmak istiyorsa da her seferinde içinden yükselen bu ses daha dudaklarına gelmeden boğazında düğümlenip kalıyordu. Sonra boğulur gibi oluyor, nefes darlığına tutulmuş gibi kesik kesik soluyarak güçlükle yutkunuyordu. Yine bu hal üzerindeyken arkasından bir el hafifçe omzunu kavradı. Korkak ve tedirgin, yavaş yavaş arkasına dönmeye çalışırken omzuna dokunan kişinin gevrek ve neşeli bir sesle kendisine “Ah babacığım!” diye hitap ettiğini duydu.

Gözleri kısıldı, yüzü gerildi; kuytu bir yere sinmiş yavru bir serçe gibi titreyerek oturduğu sandalyeden hafifçe doğruldu ve gelene baktı. Bu, sabah uyandırmaya kıyamadığı arkadaşı idi. Kaç gündür içinden yükselen “Ah babacığım!” feryadını o nasıl duymuş olabilirdi? Telâşla;

– Ne dedin? dedi.

– Ah babacığım, ah!

– Nee?

– Ne şaşırıyorsun kardeşim? Sabaha kadar uykuda “Ah babacığım” diye sayıklıyorsun… Sakallarını baban mı kesti yoksa?

Ses çıkaramadan öylece kaldı. Yüzü, alnından alt dudağına doğru şeffaf fakat puslu naylon bir perde iniyormuş gibi dalgalandı. Demek gündüzleri içinden yükselen bu ses geceleri de tesirini devam ettiriyordu. Yavaşça kendisini toplamaya, kendisinin de farkına vardığı yüzündeki perdeyi kaldırmaya çalıştı. Biraz gülümser gibi yaptı. Biraz boynunu büktü. Ardından iyice doğrularak hiçbir şey olmamış gibi arkadaşına sarıldı. Hal hatır sorup hasret giderdikten sonra oturdular. Arkadaşı:

– Şaka bir tarafa, hakikaten sakalları ne yaptın? Gece geldim, tanıyamadım. (Gülerek) Baktım parlak biri yatıyor…

– Yahu bırak eğlenmeyi…

– Ne eğlenmesi? Sahiden soruyorum. Hem iki de bir “Ah babacığım!” diyerek sayıklıyorsun…

Daha fazla geçiştiremeyeceğini anladı. Sonra kendisinin de dertleşecek samimi bir dosta ihtiyacı vardı.

– Sorma, dedi. Bir şeyler oldu, kestik işte.

– Ne oldu ki?

– Biliyorsun yirmi – yirmi beş gün kadar önce memlekete gitmiştim. Arabadan indim. Yolda zaten yorulmuşum. Elimde eşyalar da var. Doğruca eve gideceğim. Taksi durağına doğru yürürken babamın iş arkadaşlarından ikisiyle karşılaştım. Bir işleri için garajlara gelmişler, tekrar daireye dönüyorlarmış, görüştük. Babama selâm gönderdim. “Geldiğini müjdeleriz” dediler. Sonra eve gittim. Babam benim geldiğimi onlardan öğrenmiş, akşam işten çıkar çıkmaz doğruca eve geldi. Anlaşılan sakallı olduğumu da müjdelemişler…

– Eee! Baban akşam gelince ne dedi?

– Ne desin? Bir şey demedi. Babam beni hem iyi tanır, hem de çok sever. Sarıldı, öptü, sakalımı okşadı. “Aferin oğlum! Çok da güzel yakışmış maşallah” dedi. Gözlerinin dolduğunu fark ettim. Sakallarım pek hoşuna gitmişti.

– Peki, o halde neden kestin?

– Sohbet edip, hasret giderdikten ve akşam yemeğini yedikten sonra babam, birlikte çarşıya çıkmayı teklif etti. Kalktık gittik. Bir iki akrabanın dükkânına uğradık. Sonra dönerken babam; “Oğlum! Çok da güzel yakışmış. Şu sakallarınla bir hatıra fotoğrafı çektirelim“ dedi. Pek bir şey anlayamadım ama “Olur baba, çektiririz” dedim. Bunun üzerine “Öyleyse hemen gidip çektirelim”, diye tutturdu. Ben, “Aceleye ne gerek var? Bir ara gider çektiririz” falan dedikçe o, “Güzelce yıkanmış, taranmışsın. Annen de temiz elbiseler giydirmiş. Her zaman böyle denk düşmez. Haydi, hemen gidip çektirelim!” diyerek ısrar etti. Kıramadım, yakındaki bir fotoğrafçıya gittik. Beraberce kafa kafaya poz verdik…

Bunları söylerken bir yandan da cebinden cüzdanını çıkarıyordu. Gözleri hafitten nemlenmiş, sesi değişmeye başlamıştı. Birkaç kez yutkundu. Sonra cüzdanından çıkardığı fotoğrafı arkadaşına uzattı.

– İşte bu fotoğraf! Bizim ailede benden başka kimsenin babamla fotoğrafçıda özel olarak çektirilmiş böyle bir fotoğrafı yok, biliyor musun? Annemin bile…

Sesi iyice bozulmuş, ağlamaklı olmuştu. Arkadaşı hem üzülüyor, hem de merak ve heyecanla sakallarını niçin kestiğini anlatmasını bekliyordu. Fotoğrafa baktı. Göğüs hizasından yukarılarının göründüğü 6×9’luk bir baba-oğul resmi…

– Güzel çıkmış, dedi; yavaşça.

– Sonra fotoğrafı çektirip çıktık. Sohbet ederek eve dönüyoruz. Yollar boşalmıştı. Babam hafifçe kolumdan tuttu. Kendisi biraz duraklarken beni de durdurdu ve karşıma geçti. Kaldırımda durmuş birbirimizin yüzüne bakıyorduk. Önemli bir şey söyleyeceği zaman arkadaşlarına da böyle yapar; hafifçe kolunu tutar, yürümelerini durdurur, karşılarına geçer ve gözlerinin içine bakarak konuşurdu. Bana da aynı şekilde davranmasından mühim bir şey söylemek istediğini anlamıştım. Belki de çarşıda bu kadar dolaşmamızın gayesi şimdi söyleyeceği şeyler için uygun bir ortam ve münasip bir zaman aramaktı. Bir an durduktan sonra; “Bak oğlum!” dedi. “Bu kasabada bizi tanıyan da var, tanımayan da… Maşallah sakalların çok güzel yakışmış. Müslüman adamın sünnet-i seniyyeye uyması ne kadar güzel. İftihar ettim. İş arkadaşlarımdan senin İrancı olduğunu, terörist olduğunu hatta hippi olduğunu söyleyenler oldu. Üstünde durmadım. Zaten kulak asılacak, sözüne itibar edilecek adamlar değiller. Fakat biliyorsun, ben yirmi küsur yıllık devlet memuruyum. Başka bir iş tutacak varidatımız da yok. Her gün tıraşlı gezmem lâzım. Sakal bıraksam, bırakamam. Şimdi şu yoldan geçen samimi bir Müslüman, bir kez sana bir kez de bana baksa ve sonra bana dönüp ‘Oğlunun sakalı var, kendin cascavlak geziyorsun, bari oğlundan utan!’ dese ben ne yaparım? Sana sakal yakışır ancak senin yanında bana sakalsızlık yakışır mı?”

Arkadaşı titreyerek sarsıldı ve gayri ihtiyarî;

– Haay, vaahh! dedi. Amma laf, gel de kesme şimdi!

– Sen olsan kesmez misin?

– Böyle düşünen bir baba nasıl kırılır ki?

– Ben de kıramadım zaten. Beraberce bir berbere gittik ve sakalımı kestirdik. Kestirirken o da çok üzgündü ama…

Bunu söylerken sesi iyice kısılmış, güçlükle konuşur olmuştu. Elinde babasıyla birlikte çektirdiği fotoğraf, başını iyice önüne eğmiş, sırtını kamburlaştırmış, çökmüş bir vaziyetteydi. Hafif bir sesle anlatmayı sürdürdü:

– Aradan on – on beş gün geçtikten sonra babam aniden rahatsızlandı. Hemen hastaneye kaldırdık. Daha önceden de birkaç kez olduğu gibi yine kalp krizi dediler ve yoğun bakıma aldılar…

Artık kendini koyuvermiş yavaş yavaş ağlıyordu. Arkadaşı kekeleyerek:

– Geçmiş olsun!.. İyileşti inşallah?!

– Hayır, iyileşmedi.

– Ya?

– Babam öldü.

– Nee?
– Evet, babam öldü. Hem de hiç sakal bırakamadan…

Bu son sözlerle birlikte artık kendini iyice bıraktı ve hüngür hüngür ağlamaya başladı. Arkadaşı ne diyeceğini, ne yapacağını şaşırmış, öylece kalmıştı. Bir şeyler söylemeye ve onu teselli etmeye gayret ediyordu:

– Yahu, daha önce söylesene arkadaş… Kimsenin de haberi yok… Başın sağolsun! Allah size can sağlığı versin!.. Sen Allah’ın emrini bilen adamsın. Cenâb-ı Allah sabırlar versin!

Arkadaşının dileklerine ağır ağır başını sallayarak ve yerli yersiz “amin”, “sağol” diyerek cevap vermeye çalışıyordu. Gözyaşlarının ıslattığı yanaklarını açık ve soluk pembemsi bir beyazlık kaplamış, dudakları sarkmış ve titrekleşmişti. Alnı çizgi çizgi beyazlamıştı. Ellerini yüzüne kapattı. Alnını, burnunu, çenesini, kulaklarını ve gözlerini sanki sürülmüş bir boyayı çıkarmak için çabalarmış gibi ovuşturuyor, boğuk boğuk sesler çıkarıyordu.

Kantindeki öğrencilerin ne olduğunu anlayamamaktan kaynaklanan ürkek bakışları arasında ayağa kalktı ve hıçkırıklarla karışık gür bir sesle haykırdı:

– Ah babacığım, aaah!

Duvarları boş kantinin içerisinde çın çın öten bu ses herkesi korkutmuş, kimseden çıt çıkmaz olmuştu.

Bu hikâye 199  yılında yayımlanmıştır:

Ayhan Aykut, “Ah Babacığım!” [Hikâye], Yeni Hizmet Dergisi, İstanbul: Hz. Akşemseddin Vakfı, 1996, c.2, Sayı:5, s.28-32.

 

Related Posts

Share This