CENDERE (Hikâye)

Oca 10, 2015 by

CENDERE (Hikâye)

CENDERE (Hikâye)

İstanbul’daki bir şirketin kültürel faaliyetleriyle ilgili bir bölümünde memur olarak çalışıyordu. Orta boydan biraz uzun ve hafif topluca idi. Saçlarını, kulaklarının üzerine düşmeyecek şekilde kısa kestirmeyi, favorilerini normal uzunlukta bırakmayı severdi. Sakaldan pek hoşlanmazdı. Bazen yüzünün dinlenmesi için kısa süreli sakal bıraktığı olurdu ama bunu genellikle yıllık izin zamanına denk getirirdi. Onun dışında her gün tıraşlı gezmeyi prensip haline getirmişti.

Eşi de onu böyle seviyordu. Sakal erkeği çok yaşlı gösteriyormuş. Üzerindeki ağaçların peyderpey kesilmesiyle orman içerisinde gizlice açılmış tarlalar gibi gittikçe kelleşen başı ve yarıyı geçmiş yaşıyla zaten olduğundan daha büyük gösteriyormuş; birde sakal bırakırsa hepten ihtiyar olacakmış… Evet,  hanımı böyle diyordu.

Aslında kılıbık birisi değildi. Birkaç yaş büyük görünse ne fark ederdi sanki? Eşi böyle istiyor diye her gün yüzünü kazıması mı gerekliydi? Nasıl olsa çalıştığı şirkette sakal bırakmayı yasaklayan bir kural yoktu. Sonra sakallı birçok arkadaşı da vardı… Bazen böyle düşünüyor, ciddi ciddi sakal bırakmayı arzuluyordu fakat sonunda hep bu düşüncesinden vazgeçiyor ve bir türlü tıraşsız gezemiyordu.  Çoğu zaman bunun sebepleri üzerine düşünür; tek sebebinin eşi olamayacağını, olmaması lazım geldiğini ileri sürerdi. Mutlaka başka şeylerin de etkisi bulunmalıydı. Bazen “Alışkanlığın tesiri de vardır!” der ve geçerdi. Bazen de işle ilgili konular üzerinde dururdu. Tamam, şirkette sakal için bir yasak yoktu ama ilişki kurduğu birçok başka kurum ve kuruluşa, özellikle bazı devlet dairelerine sinek kaydı bir tıraşla gitmek, oradaki görevini daha rahat ve daha çabuk tamamlamak açısından çok faydalı oluyordu. Hem şirketli ilgili olarak gidilecek kimi müesseselere sakallı memurlar gönderilmiyor; onlara, “Sen otur! Oradaki müdür böyle sakallı tiplerden pek hoşlanmaz, bu gitsin” demiyorlar mıydı?

Sakal neyse de bıyığına daha bir ayrı önem verirdi. Onları kesmeyi hiç düşünemezdi. Bunu ne eşi ne de işi için yapabilirdi. Bıyıksızlık ona çok ters geliyordu doğrusu. Ufak da olsa, ince de olsa mutlaka bir bıyığı olmalıydı. Şekli onun için çokta önemli değildi. Bazen uzatır, bazen kısaltır, bazen de inceltir fakat bıyığını hiçbir zaman kesemezdi. Mutlaka bir bıyık biçimini tercih etmek ve onu sürekli aynı şekilde muhafaza etmek zorunda olsa pala bıyığı seçerdi. Kalın ve geniş bir bıyık yüzünü dolduruyordu. Bazen uzun bir süre bıyığını düzeltmediği olur, o zamanlar daha bir hoşuna giderdi. Aynanın karşısına geçerek dakikalarca yüzünü seyreder; açık alnı, kısa saçları ve pala bıyığıyla kendisini kâh Yavuz Sultan Selim’e, kâh zaman tünelinden geçerek bugüne gelmiş bir Osmanlı levendine benzetirdi. Hevesti işte! Onlarla oyalanıp dururdu. Keyfinin yerinde olduğu günlerde uçlarını biraz yukarıya doğru kıvırır, içinden “Aslanım! Koç boynuzu gibi oldu be!” diye geçirirdi. Öyle sevinirdi ki. Kalın, geniş ve uzun bıyıkla hep daha güçlü ve babayiğit biri olduğu hissine kapılırdı.

Yine böyle babayiğitçe (!) düşünceler içinde olduğu bir gününde Harbiye’deki Askeri Müze’ye gitmiş ve Mehteran Bölüğü’nü seyretmişti. O gün ne kadar da gururlanmıştı. Müzeyi ziyarete gelen turistler konseri izledikten sonra dönüp dönüp kendisine bakmamışlar mıydı? ; mest olmuştu doğrusu. “Bıyığıma bakıyorlar; benim de bir Osmanlı olduğumu anladılar”  diye koltukları kabarmıştı. Ama müzeden çıktıktan sonra o havanın devam etmediğini hemen fark etmişti. Bu şekildeki bir bıyık da her yere gitmiyordu aslında. Böyle düşününce hemen hüzünleniveriyordu işte. “İnsanlar neden artık böyle bıyığa rağbet etmezler ki? “ deyip hayıflanıyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse bu “insanlar” dediği şey bazen çok fazla sıkıyordu. Onlar, etrafında ne kadar da çoktular. Dostlarından, akrabalarından, okul arkadaşlarından ve iş çevresinden onun böyle sıkılmasına sebep olan insanlar ne kadar da fazlaydılar.

Düşünüyordu da, aslında niçin bıyık bıraktığını veya bıyığının neden uzun yahut kısa olduğunu sorup soruşturan da yoktu onlar arasında. Görünüşte kimse bir şey demiyordu. Peki kendisi neden hâlâ pala bıyığın her yere gitmediği kanaatine varıyordu ki o zaman? “Her halde memuriyette ve resmi işlerde sakal gibi bıyığın da olumsuz karşılanan bir yanı olmalı” diye düşünüyordu. Evet, öyle olmalıydı. Çalıştığı yer özel bir şirket de olsa memuriyet işine öyle uzun boylu bıyık pek de uygun düşmezdi. İnsan bir yerde memurluk yapıyorsa eli-yüzü düzgün, üstü-başı tertipli olmalıydı. Sokaktaki işportacı gibi de gidilemezdi ya şirkete! Geleni var, gideni vardı. Her çeşit insanla karşılaşılabilirdi ansızın. Hiç olmadık zamanda bir âmir geliverirdi. Saç sakal birbirine karışmış, bıyıklar koca koca… hiç öyle olur muydu? Sonra adama “Bu arkadaş şirketin çaycısı mı, yoksa odacısı mı? “ diye sormazlar mıydı?

Onun için insanın giyim kuşamına da çok dikkat etmesi icap ederdi memuriyette. Lacivert olmasa bile hiç değilse koyu renk bir takım elbise giyinmek gerekirdi. Bu yüzden hep öyle giyiniyordu ya zaten. Bir kere kravatsız bakkala bile gitmezdi. İş yerine giderken mutlaka ayakkabılarını boyar, ütülü gömlek, ütülü kravat ve lacivert takımını giyer, öyle giderdi. Yelekli takım elbiseler tekrar moda olduğu zaman hemen onlardan da bir tane alıvermişti.

Eskiden beri yelekli takım giymeyi pek severdi. Lisede öğrenci iken, babası, ona böyle elbiseler diktirir, o da okula giderken hep o elbiselerini giyerdi. Arkadaşları, yelekli takım elbise giymenin ona herkesten daha çok yakıştığını söylerler; bu, çok hoşuna giderdi. Bu yüzden ona “senatör” lakabını takanlar bile olmuştu. Bazen “Herhalde takım elbiseyi onun için bu kadar çok seviyorum!” derdi. Bir yandan da böyle giyinmeye çok alıştığını, bu sevgide alışkanlığın da bir payının olabileceğini düşünürdü.

Spor kıyafetten hiç hoşlanmazdı. Gerçekten de spor kıyafetler sanki üzerinde iğreti duruyormuş gibi gelirdi ona. Bir türlü rahat edemez, herkes kendisine bakıyormuş gibi tedirgin olurdu. Aslında spor kıyafetler daha rahat olmalıydı. Hem takım elbiseden daha ucuza da alınabilirdi. Yazın, şöyle orta yollu bir kot pantolon ve bir tişörtle giyim işi hallolurdu işte. Sonra, isterse bu kıyafetle kaldırım kenarlarına da oturabilirdi yani. Her işe, her yere giyerdi. Ama yok, yok! Her yere de giyemezdi. Gerçi hiçbir zaman giyemiyordu ya… Takım elbise, kravat, gömlek… bunlar daha bir şahsiyet kazandırıyordu insana. Böyle giyindiği zaman nereye gitse insanlar ona daha saygılı davranıyorlardı. İş yerindeki amirleri, arkadaşları ve şirketin işleri için görüştüğü kişiler ona daha farklı davranıyorlardı bu yüzden.

Aslında sakal ve bıyık gibi elbise konusunda da kimse doğrudan bir şey söylemiyordu kendisine. Fakat o, bu şekilde giyinmesinden herkesin hoşlandığını ve onun hep böyle giyinmesinin istendiğini anlıyordu. Bankaya gittiğinde memure hanım daha bir kibarca gülümsüyor ve kendisine “Buyurunuz beyefendi” diyordu. Bakkal ekmeği bir kağıda sardıktan sonra poşete koymadan vermiyordu. Şehirlerarası yolculuklarda otobüs görevlisinden bir su istese hemen temiz bir peçeteye sarılıyor ve öyle servis yapılıyordu. Kitapçılara gittiğinde çoğu onu öğretmen zannediyor, bazıları “Hocam!” diye sesleniyordu arkasından. Onun için Sahaflar Çarşısı’nda daha bir havalı gezerdi. Kitapların sağını solunu karıştırır, kapaklarına ve içlerine dikkatli dikkatli bakardı.

Yine böyle bir Sahaflar Çarşısı gezisinde tanesi bir liradan* satılan kullanılmış kitaplardan biri ilgisini çekmiş ve hemen satın almıştı. Eski bir kitaptı bu. Adı da çok tuhaftı: İnsanlar yahut İctimaî Cendere.

O şimdi bu kitabı okuyor.

 

Ayhan AYKUT, “Cendere” [Hikâye], Yeni Hizmet Dergisi, İstanbul : Hz. Akşemsettin Vakfı, 1996, c. 2, Sayı:6, s.65-67.

* Burada yazılan “bir liradan” ifadesi hikayenin 1996 tarihinde yayımlanan orijinal nüshasında “yüz bin liradan” şeklindedir.

 

 

 

 

Related Posts

Share This