Ceylanları su başlarında ney çalarak vurduklarını bilmez misiniz?

Dec 27, 2013 by

Ceylanları su başlarında ney çalarak vurduklarını bilmez misiniz?

Bu yazının başlığını okuduğunda Üstat Necip Fazıl’ı hatırlayanlar olacaktır. Evet, bu cümle ona aittir ve Tohum’da geçer. Üstat, birinci perdenin birinci sahnesinde FERHAD BEY’in sözlerini YOLCU’ya aktaran HANCI’ya şunları söyletmektedir:

“… Ferhad Bey dedi ki: Ceylanları su başlarında ney çalarak vurduklarını bilmez misiniz? Bu ele avuca geçmez hayvan ney sesini duyunca ağaçların arasından ağır ağır ilerler, su kenarında yere oturur ve dünyanın en güzel gözleriyle hüngür hüngür ağlamaya başlarmış. Pusudaki avcılar tüfeklerini o asil hayvana çevirirler, rahatça nişan alır ve hep birden patlatırlarmış. Duman kadar çevik hayvan bir taş parçası gibi olduğu yerde kalıverirmiş (sesi değişir, gözleri dolar). Bizde bu ruh ve ellerde bu düzen oldukça bizi vurmak da iş midir? Bize sevdiğimiz havayı çalsınlar, ökselerine mukaddes bildiğimiz şeylerin yemini serpsinler, sırtımızdan nişan alındı demektir. Düşman bizim bu tarafımızı bizden iyi anlayan ve kullanandır. Böyle bir tuzağı o kurar, ona düşeceğimizi bildiği için kurar, bizi tanıdığı için kurar. Biz de ona düşeriz, ruhumuzun ateşi gözümüzü kör ettiği için düşeriz, düşeceğimiz için düşeriz.”

Piyesin bu paragrafı tekrar tekrar okunduğunda görülecektir ki, her okunuşta insana bir öncekinden daha fazla tesir eden bir şeyler vardır onda.

Bu tesirin nereden kaynaklandığı üzerinde farklı şeyler söylenebilir: İlk bakışta ceylana duyulan acıma hissidir göze çarpan; belki de onun güzelliğini, ney sesine karşı hassasiyetini, o sesi duyduğunda dünyanın en güzel gözleriyle hüngür hüngür ağlamasını tahayyül etmek ve ona kurulan tuzağın insafsızlığına yanmaktır bizi etkileyen. Bir an için, ney sesinin ruhlara işleyen efsunlu derinliğinden ve klasik musikimizin muhteşem nağmelerinden hareketle, bu paragrafta bizleri saran havanın musikiden kaynaklandığı da düşünülebilir… İhtimal ki, yüreklerimizin yufkalaşmasına ve hepimizin duygulanmasına sebep olan şey ceylan ve musiki gibi iki güzelliğin zihnimizde beraberce canlanmasıdır.

Fakat biraz durup düşününce bu ruh incelmesi ve duygusallaşmanın yanında, içimizde bir miktar da burulma olduğunu hissederiz değil mi? Hatta fazlaca incelen kalbimizde bir haykırışın hazırlığı vardır hep.

Belki de yine o ceylandadır, keşfine çabaladığımız sırrın anahtarı. Ele avuca sığmazlığıyla, musikiye düşkünlüğüyle, sevdiği havalara teslimiyetiyle, güzel gözleriyle ve asil tabiatıyla o ceylan, bizlere, sonu onunki gibi dramatik ve hatırlandıkça ciğerlerin dağlanmasına sebep olan bir şeyler çağrıştırmaktadır.

Düşününüz biraz! Bir zamanlar, tam da o asil ceylana benzeyen; saf, temiz, tazecik, duman kadar çevik, ney sesine tutkun ve her gün yana yakıla ağlamak için o sesin peşinde koşturan civanmert delikanlılarımız yok muydu bizim? Sesine meftun oldukları neyler, tükenmeyen nefesleriyle onların en çok sevdikleri havaları çalan usta neyzenler ve duydukça yüreklerine bir kurşun gibi saplanan o muhteşem melodileri besteleyen büyük sanatkarlar yok muydu?

Evet, sır çözülüyor artık; ceylanları su başlarında vurdular, efendiler; biz aslında onlara yanarız! Su başında suya hasret delikanlılara yanarız! Donan gözlerimize, boşalan kanlarımıza, aşınan dizlerimize, yanan canlarımıza yanarız! O seslere inanan ruhlarımıza yanarız! Öyle ya, bizde bu ruh ellerde bu düzen oldukça bizi vurmak da iş midir? Bizim sırtımıza nişan aldıran düzenlere yanarız!

Fakat yeter artık yandığımız! Bize sevdiğimiz havaları çalmasınlar, ökselerine mukaddes bildiğimiz şeylerin yemini serpip sırtımıza nişan almasınlar, ruhumuzun ateşi gözümüzü kör etmesin artık!

Gayri sevdiğimiz havaları kendimiz çalalım!

Bu yazı 1995 yılında yayımlanmıştır:

Ayhan Aykut,  “Ceylanları Su Başlarında Ney Çalarak Vurduklarını Bilmez misiniz?” [Deneme], Yeni Hizmet Dergisi, İstanbul: Hz. Akşemseddin Vakfı, 1995, c. 1, Sayı:3, s.59-60.

Related Posts

Share This