Dershaneler, Fatih ve Derviş

Nov 30, 2013 by

Dershaneler, Fatih ve Derviş

Kültür ve medeniyetimizde kıssaların yeri ve önemi büyüktür. Öyle ki, Anadolu insanının irfanının kıssalarla yoğrulduğu söylenebilir. Bu sebeple gündemdeki olayları takip ederek konu hakkında kendi kanaatlerini oluşturmaya çalışan halkımızın algılarının şekillenmesinde kıssaların tesiri çoktur.

Dershane tartışmalarının doludizgin sürüp gittiği şu günlerde çoğumuzun bildiğini sandığım şu iki kıssayı okuyucularımla paylaşmak istiyorum:

Birincisi şöyle:  Fatih Sultan Mehmet Han, İstanbul’u fethetmiş; ordusunun başında şehre girerken dervişin biri önüne çıkarak atının yularına yapışmış ve“Padişahım! Unutma sakın! İstanbul’u biz dervişlerin sayesinde fethettin!” demiş. Bunun üzerine hafifçe gülümseyen Fatih elini kılıcına atıp yarıya kadar sıyırmış ve dervişe şu cevabı vermiş: “Baka derviş! Doğru söylersin ama şu kılıcın hakkını da unutma!”

İkinci kıssa da yine Fatih Sultan Mehmet Han ile ilgili: Fatih bir gün saraydan çıkıp atına bineceği sırada bir kalender elindeki keşkülü uzatıp ondan para istemiş. Padişah da kendisine bir altın vermiş. Bunu az bulan derviş; “Padişahım! Müslümanlar kardeştir. Ben senin kardeşin değil miyim? Koskoca Bizans’tan benim payıma bu kadar mı düşer?” deyince Fatih; “Sen bu altını al ve git! Eğer öteki kardeşlerimiz de duyacak olursa senin hissene bu kadar da düşmez!”  cevabını vermiş.

Kıssalar benden, hisse çıkarmak sizden…

Ben Fatih’i de dervişleri de çok severim…

* * *

Son günlerde, dershanelerin dönüştürülmesi konusunda atılan adımların, Hükümetin Gülen cemaatini yok etme planlarının bir parçası olduğuna dair iddialar var. Bu iddiaların aslının ve astarının olmadığı; cemaatin dershaneler dışındaki diğer faaliyetlerine hiçbir sınırlama getirilmemiş olmasından ve özel okullara dönüşerek hizmetlerine devam etmeleri için dershanelere özel kolaylıklar sağlanmasının teklif edilmesinden anlaşılıyor. Yani hizmet hareketi bitirilmek istenseydi bu iş için dershanelerden başlanmaz hem de böyle başlanmazdı, bence. Buna rağmen hizmet hareketine ait medya gurubunun hala “Cemaati yok etmeye çalışıyorlar” tarzında yayınlar yapıyor olması hem çok şaşırtıcı ve hem de çok yanlış.

Hakikaten de çok yanlış, siyaseten de…

Çünkü bu söylemi sürdüren cemaat mensupları, aslında, Gülen hareketini sadece “dershane” boyutuna indirgemiş, dolayısıyla cemaatin diğer bütün hizmetlerini -bir anlamda- kendileri göz ardı etmiş oluyorlar. Ayrıca sadece dershanelere yönelik bir düzenlemeyi tüm cemaate yönelik bir saldırı olarak yorumlamak suretiyle hizmete sağlanan diğer bütün imkânları ve destekleri de görmezden geliyorlar.

Dershanelerle ilgili düzenlemeleri hizmet hareketine yönelik bir saldırı olarak göstermeye çalışanlar; bir yandan (Dershaneler = Gülen Cemati = Müslümanlık) gibi bir mantık zinciriyle, yapılacak bu düzenlemeyi neredeyse dine karşı bir saldırı gibi takdim ediyorlar; diğer yandan da aslında (Müslümanlık = Gülen Cemaati = Dershaneler) gibi ters bir mantıkla hizmet hareketini ve tüm Müslümanları sadece dershaneler boyutuna indirgeyip buraya hapsediyorlar.

Fakat biliyoruz ki Müslümanlar ve İslami hizmetler sadece Gülen cemaatinden ibaret değildir. Ayrıca Gülen cemaatinin hizmetleri de sadece dershanelerle ve Türkiye ile sınırlı değildir. Hem Türkiye’deki dershanelerin tamamı da hizmet hareketine ait değildir.

Yine biliyoruz ve görüyoruz ki Sayın Başbakan, dershanelerle ilgili düzenlemelerin hizmet hareketine yönelik bir tavır olmadığını çok açık ve net bir şekilde vurguluyor. Sadece dershaneler ile ilgili değil, hizmete mensup bazı kişi ve kuruluşların MİT Müsteşarı’na yönelik operasyon girişimi gibi hükümet karşıtı eylem ve söylemlerini de hem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin şahsından hem de hizmet mensubu samimi halk kitlesinden ayrı gördüğünü açıkça belirtiyor.

Bu bağlamda, Sayın Başbakan’ın bir TV konuşmasında söylediği şu sözleri hatırlamakta fayda var:

“Bir siyasi parti olarak biz, bu noktada kendimize düşman ilan etmek gibi bir yanlışın içerisine düşmeyiz. Kaldı ki, bugüne kadar beraber yürüdüğümüz, beraber birçok sorunu hallettiğimiz kardeşlerimizle böyle bir ayrılığın içerisine de düşmeyiz.

Yalnız, burada fitne odakları var. Bu odaklara fırsat vermememiz gerekir. İşin aslı burada. Oslo süreciydi, müsteşarımla ilgili yapılanlardı… Kimler bu tür fitnelere fırsat verdiyse veya bu olayların içerisinde olduysa onlar zaten bunun bedelini öderler. Ama bu dünyada, ama ebedi alemde. Bize düşen sadece kucaklamaktır, birleştirmektir, bütünleştirmektir.

Ama bir de, sorumluluk makamında olanların özellikle bu fitne, nifak çıkarmak isteyenlere fırsat vermemesi lazım. Çünkü biz birbirimize çok lazımız. Biz siyasi partiyiz. O fitne odaklarını onların bulması lazım. Nerede, nasıl?

Eğer benim cephemdeyse benim bulup çıkarmam lazım. Farklı yerlerdeyse, o farklı yerlerde olanlar bulup çıkarmalı.

* * *

Bu tespitten sonra şu soruyu sormamız gerekiyor: Eğer dershaneler konusundaki düzenlemeler, hizmet hareketini hedef alarak yapılmış bir saldırı değilse ve hükümetin hizmeti yok etmek veya cemaati bitirmek gibi bir planı yoksa o zaman esas mesele nedir?

Kanaatimce esas mesele; Başbakan tarafından, hizmet içerisinde yer aldığı vurgulanan bazı fitne odaklarının, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin kendilerine “Eyvallah” demeleri gerektiğini söylemesine rağmen, hükümete ve seçilmiş meşru otoriteye “Eyvallah” dememeleridir.  Bence sorun; hizmet içindeki bu bazı “Büyük Abiler”in meşru otoriteye “Eyvallah” demek bir yana bu otoritenin kendilerine “Eyvallah” demesini istemelerinden kaynaklanmaktadır. Sanırım bu “Büyük Abiler” hem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye ve hem de cemaat mensubu samimi hizmet erbabı kardeşlerimize meseleyi farklı anlatmakta; seçilmiş ve meşru otoriteye karşı kalkıştıkları işler sebebiyle başlarına gelebilecek tehlikelerden kendilerini kurtarmak için, hükümetin dershanelerle ilgili düzenlemesinden hareketle, “Cemaati bitirmeye çalışıyorlar” propagandası yapmakta; böylece kendilerine destek sağlamaya çalışmaktadırlar.

Dolayısıyla Sayın Başbakan’ın yapmaya çalıştığı şey; cemaati bitirmek değil, cemaat içerisinde de var olduğuna inandığı fitne odaklarının bulunup çıkartılmasını sağlamak, aynı zamanda cemaate ve/veya cemaat içindeki bazı odaklara, demokratik bir ülkede nerede durmaları veya hangi pozisyonda bulunmaları gerektiğini hatırlatmaktır.

Yanlış anlaşılmasın! Dershaneler meselesinde hükümetin yaklaşımını eleştiren herkesi fitne odağı ilan etmek istemiyorum. Ayrıca, modern ve demokratik devletlerde dini guruplara da, cemaatlere de, sivil toplum kuruluşlarına da yer vardır. İhtiyaç da vardır. Ancak bu dini guruplar, cemaatler veya sivil toplum örgütleri; gayri meşru yollarla devlet veya hükümet üzerinde vesayet oluşturmaya çalışmamalı, alternatif bir güç oluşturmak yerine işbirliği içerisinde yardımcı bir güç olmaya çalışmalıdırlar. Haklarını da demokratik yollardan aramalı, görüşlerini samimi olarak ve açıkça ortaya koymalıdırlar.

* * *

Bu tespitlerden sonra, şimdi, yazımın başında aktardığım kıssaları tekrar okumanızı yahut hatırlamanızı istirham ederim!

Yukarıda da arz ettiğim gibi Fatih’i de severim, dervişleri de…

Fakat Fatih’in rolü başka, dervişlerin yolu da başka olmalı değil mi?

Elbette dervişlere yol göstermek benim haddim değil ama Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin TEFVİZNAME isimli eserindeki öğütlere de sanırım hiç bir dervişin itirazı olmasa gerek. Özellikle bu günlerde bu eserin tamamının okunmasında fayda görüyorum. Şiir çok uzun olduğundan buraya sadece üç kıtasını aktarmakla yetineceğim:

“Sen adli zulüm sanma
Teslim ol oda yanma,
Sabret, sakın usanma;
Mevlâ görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.

Deme şu niçin şöyle,
Bak sonuna sabreyle,
Yerincedir ol öyle;
Mevlâ görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.”

Sonuç olarak:

“Hak şerleri hayr eyler,
Zannetme ki gayr eyler,
Ârif onu seyr eyler;
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler.”

Allah sonumuzu hayreylesin!

Bu yazı 30 Kasım 2013 Cumartesi 12:00’de Platinhaber.com’da yayımlandı:

http://www.platinhaber.com/dershaneler,-fatih-ve-dervis-7169yy.htm