Her Şey Bir Bütündür (Deneme)

Haz 19, 2013 by

Her Şey Bir Bütündür (Deneme)

Köyler güzeldir. Köyde sizi herkes tanır. Statüler daha gerçek, insanların karakter yapılarının tahliline dair tespitler daha isabetlidir. Orada sizi küçük bir fotoğraf karesindeki anlık görüntülerinizle değil bütün bir hayat hikâyenizle ve gerçek bilgilerle değerlendirirler. Çünkü köyde değerlendirmeler bir anlık değildir. Beşikte yediğiniz bakladan başlarlar ve babanızdan, amcalarınızdan, teyzelerinizden, dedenizden, daha büyük dedenizden hatta sülalenizin nereden gelip nereye gittiğinden çıkarlar.

Oysa şehirde insanları tanıyamazsınız. İnsanlar da sizi tanımazlar. En fazla altı aylık, bir yıllık, bilemediniz üç-beş yıllık hayatınızı kısmen bilirler. Yirmi yıllık iş arkadaşınızın bile, sizin aileniz ve özel hayatınızla ilgili fazlaca bir bilgisi yoktur. Çünkü şehirde belgeseller veya bir insanın köyündeki gibi enine boyuna değerlendirildiği uzun metrajlı filmler yahut sağlıklı tahliller ve tespitler yoktur. Şehirde daha çok anlık fotoğraflar ve biraz uzunca da olsa kısa metrajlı film kesitleri seyredebilirsiniz ancak…

Şehirdeki bu durum sadece insanlar için değil belki birçok şey için böyledir. Genellikle, şirketlerin hayatını da, hep bir anlık görüntüler şeklinde biliriz. Çoğu kez kısa sürede parlayan şirketler görürüz. Birkaç yıl içerisinde büyük başarılar elde eden şirketlerdir bunlar. Fakat bir yıl sonra bu şirketin iflas ettiğini duymamışızdır. Yahut duymuşuzdur da bu şirketin bir yıl önce parlayan o şirket olduğundan haberimiz yoktur. Haberimiz olsa bile bu iki fotoğraf karesini birlikte ele alarak değerlendirmez, aralarındaki ilişkiyi görmezden geliriz. Çünkü şehirde hafızalar kesik-kesik, filmler kopuk-kopuk, fotoğraf kareleri birbirlerinden bağımsız gibidir. Belki, şehirli insanı bir hafıza kaybı hastalığına tutulmuştur, diyebiliriz.

Şehirde anlık yaşarız, anlık kararlar veririz. Bütüne bakış bir türlü mümkün olmaz nedense. Siyasetçiler her seçim öncesi birçok vaatler verirler ve seçimden sonra bu vaatlerin birçoğunu yerine getir(e)mezler, fakat toplum olarak biz bunları hep unuturuz. Siyasilerin bugünkü imaj ve görüntüleri ile önceki fotoğraflarını bir araya getir(e)meyiz.

Biraz gayret gösterirsek, öğrencilik zamanımızda, okulun kurallarına uymayan, daha çok serserilik peşinde koşan öğrenci arkadaşlarımızın o günkü fotoğraflarını hafızamızda yakalayabiliriz. Zamanlarını, enerjilerini ve paralarını çok büyük bir israf içerisinde tüketen bu arkadaşlarımızın o günkü kısa metrajlı filmlerin en ünlü başrol oyuncuları olduğunu da hatırlarız. Fakat film hep orada biter, genellikle. Bu arkadaşlar daha sonra ne olmuşlardır? Şimdi falan hapishanede filan suçtan yatanın o arkadaşlarımızdan biri olabileceği pek aklımıza gelmez. Bugün köprü altında yatıp kalkan filan kapkaççının da diğer bir arkadaşımız olabileceğini hiç düşünmeyiz. Zaten bu yeni fotoğraflar gözümüzün önünde değildir ve mezuniyet albümlerinde de bu görüntüler yoktur. Aynı şekilde, herkesin “Sen git, yeşili yayıl!” diye hitap ettiği, çalışkan ve disiplinli filan öğrencinin şimdi falan üniversitede ünlü bir profesör olduğundan da haberimiz yoktur, çünkü o film de orada kopmuştur.

Her şeyin bir bütün olduğunu ve uzun bir maratonun koşulduğunu çocuklarımıza ya da günümüz insanlarına nasıl anlatacağız? Parçalarda takılıp kalmadan, her şeyi bir bütün olarak kavramayı, bir şeyin öncesini ve sonrasını birlikte ele almayı şehirde nasıl alışkanlık haline getirebiliriz?

Modern kentin gündelik sıkıntılarından uzak ve nispeten daha rahat olan köylünün hafızasında kendiliğinden biriken ve bugün bizim, “geçmişe dair lüzumsuz birçok teferruat” diyebileceğimiz, bu uzun belgesel kayıtlarının ne denli önemli olduğunun farkına nasıl varacağız? Dahası bunu şehirde ne ölçüde ve nasıl gerçekleştirebiliriz? “Geçmişe dair bu teferruat esasen kişilerin tarihidir” diyebilir miyiz? Ya da “ailenin yahut sülalenin tarihidir” dersek doğru olur mu? Yahut bu gün kaç çocuk dedesinden daha yukarıdaki kuşakların isimlerini sayabilir? Bu yaklaşımdan hareketle bir köyün, bir şehrin, bir ülkenin tarih anlayışı ve bilincine ulaşabilir miyiz? Bu ulaştığımız yerden bakarak; “Tarih sadece Hammurabi Kanunları ya da Ayastefanos Antlaşması’ndan ibaret değildir” hükmünü koyabilir miyiz? Kültür ve gelenekle bu bakışı nasıl ilişkilendirebiliriz?

Hayat bir bütündür!

Bütün bunlardan sonra şunu ifade etmeliyim ki büyük resmi tam olarak idrak etmek, gerçeği eksiksiz bir şekilde algılamak için tabloya biraz daha uzaktan bakmak ve detaylara boğulmadan her şeyi bir bütün olarak görmek gerekiyor. Evet, bu şekilde bakmamız ve bu şekilde görmemiz gerekiyor. Tablo içerisindeki inceliklere daha derinden vakıf olmak için parça-parça incelemeler hem lazım, hem de gereklidir. Esasen tablo da bu detaylardan oluşmaktadır. Ancak bu durumda da yine bütüncül bakışı sürekli hatırımızda tutulmalı, atlamamalıyız, bence. Sonuçta hayat bir bütündür.

Diğer canlıları bir tarafa bırakarak, sadece “insan” açısından baktığımızda “hayat”ı; doğumdan ölüme kadar geçen süre olarak kısaca tarif edebiliriz. Böyle kabul etsek de yine hayat bir bütündür. Doğduğumuzdan öldüğümüz güne kadar yaşadıklarımızı içeren bütün bir film, büyük bir belgesel gibi…

Aslında, bizim inancımıza göre “insan hayatı”, sadece bu dünyayı değil ahreti de içine alacak şekilde daha geniş bir süreci kapsamaktadır.  Çünkü İslâm’a göre “ölüm”, ruhun bedenden ayrılması ve bu dünya hayatının sona ermesi anlamına gelse de esasen insan, öldükten sonra yeniden dirilerek öteki dünyadaki hayatına devam edecektir. Dolayısıyla bizim için “ölüm”, bir açıdan, bu dünyadaki hayatın sonu olmakla birlikte diğer açıdan öteki dünyadaki ebedi hayatın başlangıcıdır. Ayrıca ölen de dirilen de sadece bedendir. Ruh ise ölüm esnasında bedenden ayrılarak sonsuz hayatına devam edecektir. Bu sebeple “insan hayatı”nı ruhun hayatı olarak anlamamız ve ruhun yaratılmasından başlatmamız; daha sonra ruhun ana rahminde insan bedenine girmesiyle başlayıp ölümüne kadar geçen bu dünya hayatını ve ölümden sonra sonsuza kadar sürecek olan ahiret hayatını da kapsayacak şekilde bir bütün olarak ele almamız gerekiyor. Bu haliyle de hayat daha büyük bir bütündür.

İnsan bir bütündür!

Hayat gibi, aslında her şey gibi, insan da bir bütündür. Bilinmeyen İnsan isimli eserinde Alexis Carrel şöyle diyor: “İnsan parçalara ayrılamaz. Onun uzuvları birbirinden tecrid edilecek olsaydı mevcudiyeti derhal sona ererdi”[1]

Evet, bunu biraz düşünmemiz gerekiyor, bu noktada… Carrel burada, daha çok insanın biyolojik, fiziksel yani maddî yapısından bahsederek onun parçalara ayrılamaz olduğuna vurgu yapıyor ama insanın maddî ve manevî bütün yönlerinin ayrılmaz bir bütün olduğuna da gönderme yapmış oluyor. Evet, bu, doğru bir tespittir: Kendi içerisinde uyumlu ve tutarlı bir sistem olarak kurulmuş her şey gibi insan da bir bütündür ve bütünü parçalara ayırdığımız zaman onun mevcudiyetinden söz edemeyiz artık. Elbette bu bütün birçok azalardan oluşmaktadır ve her bir parçanın bütün içerisindeki yeri ve görevi çok önemlidir. Bunları anlamak için o parçaları daha yakından incelemek de gerekir.  Yine Carrel’den bir alıntıyla ifade edeceğim:  “Lâzım olan Descartes’in, Discours de la Methode’unda, hakikati arıyanlara vermekte olduğu makul nasihati takib etmek ve mevzuumuzu, her bir kısmının eksiksiz bir envanterini yapmak üzere lâzım olduğu kadar parçalara ayırmak icab eder. Fakat aynı zamanda bir hakikat olarak bilmeliyiz ki, bu ayırma ameliyesi bir metodoloji saniası olup kendi tarafımızdan icad olunmuştur ve insan parçalanmaz bir kül olarak kalmaktadır”[2].

Bir metodoloji gereği de olsa insanı parçalara ayırdığımızda, en geniş bakışla maddi ve manevi olmak üzere iki yönümüzden bahsederiz, çoğu kez… Bu ayrım da aslında yanlıştır, bence… Hepimiz duygusal bir film izlediğimizde gözümüzden yaş gelmiyor mu? Gözyaşlarımıza ne kadar manevî veya ne kadar maddî diyebiliriz? İzlediğiniz bir film ile maddî dünyanızda, yani bedeninizde meydana gelen bu tür tepkiler için size ulaşan ve algıladığınız etki/ileti ne kadar maddîdir? Yahut bu açıdan bakarak “insanın bir maddî, bir de manevî yönü vardır” dememiz ne kadar doğru olacaktır? Aslında insan maddî ve manevî her açıdan bir bütün değil midir?

İlim bir bütündür!

Her şeyin bir bütün olduğuna, bu bütünün de aslında “bir” olandan geldiğine, kâinattaki bu sistemin kendi içerisinde tutarlı ve uyumlu büyük bir tasarım olduğuna dair bizim kaynaklarımızdan da referanslar verebiliriz. Günümüz ilim ve teknolojisinin temelinde yer alan önemli birçok yapı taşının mucit ve mimarı olan eski âlimlerimizin bu konuya çokça temas ettiklerini, hatta eserlerinde ve hayatlarında bu bakış açısına bağlı kaldıklarını söyleyebiliriz. Gerçekten de bu âlimlerimizin; hayatı, insanı, ilmi ve bilgiyi bir bütün olarak ele aldıklarını ve bu alanda birçok eser verdiklerini biliyoruz. Bunlardan, dünyada son derece geniş ve devamlı bir tesir yapmış bulunan El-Harizmî’nin Kitâbü’l-mefâtihi’l-ulûm ve Farabî’nin İhsâu’l-ulûm isimli eserlerini zikretmek sanırım yeterli olacaktır[3].

İnsanoğlunun o güne kadar elde ettiği bütün bilgileri bir araya getirerek sistemli bir envanterini oluşturmaya matuf bu türden ansiklopedik eserlerdeki temel bakış açısının, ilmin bir bütün olarak ele alınması gerektiği yönünde olduğuna dikkat çekmeliyim.

Diğer konularda olduğu gibi ilim konusunda da parça-bütün ilişkisine tekrar değinmemiz gerekiyor. İlimde ihtisaslaşmanın önemini göz ardı etmiyorum, etmemeliyiz. Bunun gerekliliğine vurgu yapabiliriz. Fakat bu gereklilikle birlikte burada da bütüncül bakış açısından uzaklaşmamamız icap ediyor. Bu hususta da yine Carrel’e kulak versek iyi olacak[4]: “Pek bellidir ki, hiç bir âlim, bir tek beşerî meseleyi tetkike lâzım tekniklere, yalnız başına, sahib olamaz. Bundan dolayı, kendi hakkımızdaki bilginin ilerlemesi için türlü türlü mütehassıslara lüzum vardır.  … Hususî ilimler işte bu iş bölümü sayesinde inkişaf etmişlerdir. Âlimlerin ihtisas yapmaları zarurîdir.  … Bu hal, her ilmin fazla genişliği hasebiyle zarurî olmuştur. Fakat bir nevi tehlike arzetmektedir.

Hekimlerin, ihtisası son derece ileri götürmeleri ise daha zararlıdır. Hasta insan küçük mıntıkalara bölünmüştür. Her mıntıkanın bir mütehassısı vardır. Bu mütehassıs, mesleğine başlar başlamaz, kendini vücudün ufacık bir kısmına hasredince, diğer kısımlar hakkında o kadar cahil kalır ki, mütehassısı olduğu kısmı da iyice bilmekte âciz gösterir.”[5]

Her şey bir bütündür! Bütüne bakalım!

Yukarıda birçok açıdan ifade etmeye çalıştığım gibi aslında kâinattaki her şey birbiriyle ilişkili, ilintili, bağlantılıdır ve hepsi birlikte büyük bir sistem oluşturur. Her şeyi bir bütün olarak ele almamızın gerekliliğine, parçalarda takılıp kalmamızın tehlikesine işaret etmeye çalıştığım bu yazıda değinilmesi gereken daha birçok hususun varlığını biliyorum. Bu çerçevede hayatın anlamını da sorgulayabiliriz, burada…  Toplam kalite anlayışına değinebilir, yaşadığımız kimi başarılarımızı veya başarısızlıklarımızı bu bakış açısıyla yeniden ele almamız gerektiğini söyleyebiliriz. İletişim ve ulaşım alanındaki gelişmelere ve dünyamızdaki globalleşme olgusuna değinerek bu durumun bahsettiğimiz bütünsel yaklaşımı desteklediğini ileri sürebiliriz.

Yine de bütün bunlardan sonra varacağımız yer şurası olacaktır, bence: Bütüne bakmayı unutmamalıyız! Başta da arz ettiğim gibi, anlık fotoğraflar çekmek yerine, hafızamıza, sürekli ve devingen filmler kaydetmeliyiz! Hayatı, insanı, ilmi velhasıl her şeyi bir bütün olarak ele alabilmeliyiz! Yani, gözleri bağlanmış bir insanın, sadece hortumuna dokunarak fili tanımlamaya kalkışması gibi eksik tespitler yapmamalı, her şeyi bütün cepheleriyle, öncesini ve sonrasını da birbirinden ayırmadan bir bütün olarak kavramaya çalışmalıyız!

Unutmayalım! Her şey bir bütündür!


[1]) Alexis Carrel, Bilinmeyen İnsan : L’Homme, cet İnconnu… / Türkçeye çeviren : Nasuhi Baydar.- [İstanbul] : Semih Lütfi Kitabevi, 1959. s. 50. (Eserin başkaları tarafından Türkçeye çevrilmiş ve farklı isimlerle yayımlanmış yeni baskıları da vardır. Ancak, imlâ açısından bugünkünden farklı olmasına ve günümüzde pek kullanılmayan bazı eski kelimeler ihtiva etmesine rağmen, bence, istifade açısından Nasuhi Baydar’ın bu tercümesi tercih edilse daha iyi olur. A.A.)

[2]) Alexis Carrel, a.g.e., s. 42-43.

[3]) İslâm âlemindeki ansiklopedik eserler ve tüm ilimlerin tasnif ve tarifine dair çalışmalar hakkında daha fazla bilgi için şu kaynaklara bakılabilir: Ayhan Aykut, Türkiye’de Ansiklopediciliğin Doğuşu ve Gelişmesi / İstanbul: İstanbul Üniversitesi  Sosyal Bilimler Enstitüsü Kütüphanecilik Bölümü (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), 1989; Ayhan Aykut, “Ansiklopedi” maddesi, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi / İstanbul: T.D.V. İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM), 1991. c.3, s. 217-227.

[4]) Konuyla ilgili birçok kaynak bulunabileceğini biliyorum. Ancak bu yazımda Alexis Carrel’den alıntılar yapmamın özel bir nedeni var; Bilinmeyen İnsan isimli bu kıymetli kitabı hatırlatmak… Eser baştan sona okunsa iyi olur. Özellikle 50-55. sayfalar arasında yer alan ve “… Mütehassıslar – Bunların tehlikesi – Mevzuun sonsuz inkısamı – İhtisas yapmamış âlimlerin lüzumu – Araştırmaların hasılalarını nasıl islâh etmeli – Âlimlerin sayısının azalışı ve entelektüel yaratışa has şartların kuruluşu” başlığını taşıyan IV. bölümü tüm akademisyenlerin dikkatine sunmak isterim. (A.A.)

[5]) Alexis Carrel, a.g.e., s. 51-52.

 

Bu yazı 2013 yılında yayımlanmıştır:

Ayhan Aykut, “Her Şey Bir Bütündür” [Deneme], Dil ve Edebiyat Dergisi, İstanbul: Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği, 2013, S:55, s.78-81.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>