HİDÂYET (Hikâye)

Dec 23, 2013 by

HİDÂYET (Hikâye)

İçeriden ince bir kadın sesi geliyordu:

– Hidâyet, ah hidâyet! Ne zaman, ne zaman?

Evet, cümleler tam olarak böyleydi… Fakat bu şekilde sa­dece duyduklarımı yazmak yet­miyor, daha başka kelimelerle olayı açıklamadan, bu sesleniş­ten hiçbir şey anlaşılmıyor, de­ğil mi?

Ama ne yapabilirim ki? Duyup duyduğumun hepsi bu işte!

Zamanı, ortamı, kişileri bi­raz daha belirginleştirirsem, ko­nuyu yeterince açıklayabilir mi­yim acaba? Çok ilginç bir olaydı çünkü… Size de tam olarak ak­tarmak istiyorum… Şöyle de­sem nasıl olur bilmem ki:

Ahşap, eski bir konakta, ko­nağın sahibesi yaşlı kadın, ikinci kattaki misafir odasında kendi kendine mırıldanıyordu. Yaşlı bir kadın sesinin inceliğini bilir­siniz; taş plaklardaki gibi biraz cızırtılı, biraz da bulanıktır çoğu kez… Kısa kesilmiş beyaz saçları ve robadan aşağısı bol ve geniş siyah elbisesiyle Jale Hanım;  tat­lı, duygulu, yumuşak ve ince bir sesle şöyle diyordu:

– Hidâyet, ah hidâyet! Ne zaman ne zaman?

“Bu sözlerde ne var?” de­meyin lütfen! Uygun kelimeleri bulamamış olabilirim… Yukarıda­ki paragrafın sonunda “şöyle diyordu” yerine “boşluğa ses­leniyordu” deseydim sanki daha yerinde olurdu gibi geliyor şim­di bana… Belki bir parça yorum katmalı, o anda hissettiklerimi biraz açıklamaya çalışmalı, belki de olayın öncesine ait bir mik­tar bilgi vermeliydim…

Öyle mi yapsam?

Ama o sesi sadece ben işitmiştim, bir başkasına tam olarak nasıl anlatabilirim ki? Ses bu! Yaşamak ve duymak gerekli bence o anı bütünüyle anlamak için… Derler ya, “Bazı şeyler anlatılamaz, sadece yaşa­nır”. Ama olsun: ben yine de deneyeceğim. Daha geriden başlayayım:

Yılların eskitemediği Jale Hanım: hâlâ dinç, hâlâ ayakta… Sanırım altmışını geçmiştir. Zengin bir ailenin kızıymış o… Yokluk nedir bilmemiş. Kocası da varlıklıydı. Onu hiç böyle gör­memiştim. Ayrıca, Üsküdar’da­ki babasından kalma o büyük konağın, benim bile iki metre yakınından ancak işitebildiğim o içli sesle bu denli sarsılacağını, sallanacağını ve fır-fır döneceği­ni de hiç düşünmemiştim.

O ses, evet Jale Hanım’dan gelen o ses, ne kadar içten, ne kadar duygu yüklü ve ne kadar buğu­luydu. Gözlerinden süzülen yaş­lar mı nemlendirmiş, yoksa göğsüne yerleşen bir ateş mi buharlaştırmıştı o sesi öyle… O sesin büyüsü hangi nedenleydi bilemedim…

Kocasını kaybedeli beş yıl ol­muştu. Yokluğuna hâlâ alışamamıştı besbelli… Hey gidi Ertan Amca! Jale Hanım’ın kocası… Benim poker ustamdı o… Kâğıt oyunlarını çok iyi bilirdi. Jale Hanım bir kez bana anlatmıştı da ondan biliyorum; öldüğünde poker masasındaymış Ertan Amca… Elinde de kare as… Za­vallı adam oyunun sonunu getirememiş. Kadın ilk zamanlar çok üzülürdü bu duruma. Sonra sonra değişti.

Ondaki değişimin başlangıcını kocasının ölü­münden birkaç ay sonra hemen fark etmiştim aslın­da. Dalıp gidiyordu aniden. Hem sonra -kendi­si oynamazdı ama- eskiden yine de severdi oyunu; seyretmeyi severdi, oynayanlara hizmet etmeyi se­verdi, fakat o birkaç aydan sonra neredeyse düş­man olmuştu kâğıtlara… Kocasının arkadaşlarının hanımları da artık pek gelmiyorlardı konağa. Her­halde o yüzden yeni arkadaşlar da edinmişti Jale Hanım. Hele bir genç hanım var ki, onunla çok iyi ar­kadaş oluverdiler birden. Ertan Amca’nın ölümü­nün kırkıncı günü mü, elli ikinci günü mü, ne za­mansa bir gece, Kur’an okutmuştu Jale Hanım; bu hanımla da o zaman tanışmışlardı. “Hafize Hanım” diye seslenirdi ona hep… Herhalde adı Hafize’ymiş! Şimdilerde Jale Hanım ona “Hocam” diyor. Sanırım ondan Arapça öğreniyor. Son zamanlarda Jale Hanım’ı bir Arapça merakı sardı ki görmeyin! Ziyaretine gittiğimde, iki lafın birinde Arapça bir şeyler söyler oldu artık. Ben ne bilirim Arapçayı… Arada bir “mücâdele” diyor, “nefis” diyor, “metanet” diyor, bir de “hidâyet” diyor ne demekse? O olmazsa olmaz­mış…

Oğlu gibi sever beni Jale Hanım. Ben de onu çok severdim. Garip ama artık: “Yokluk görmemiş kadın, kocasını kaybetti, arkadaşsız kaldı, bu yüzden boşluğa düştü, sonunda Arapçaya merak saldı” diye düşünüyor; onu anlıyormuş ve dinliyormuş gibi başımı sallayıp, çayımı içip gidiyo­rum. Eski dostluğun hatırına arada bir ziyaret edi­yorum. Ama çok sık da uğramıyorum doğrusu.

O gün de Jale Hanım’ı ziyarete gitmiştim. Hiz­metçi onun yukarıda olduğunu söyleyince hemen çıktım. Kapıya yaklaştığımda işte o sesi duydum:

– Hidâyet, ah hidâyet! Ne zaman, ne zaman?

Tanrım, o ses ne müthişti! Ses mi desem, nefes mi? Konuşuyor muydu, inliyor muydu, ağlıyor muy­du, yalvarıyor muydu; ne yapıyordu Jale Hanım? Tüylerim diken diken oldu. Koca ev sallandı, döndü. Evet, o ses, ne kadar derin, ne kadar uzun, ne ka­dar yanık ve ne kadar acılıydı öyle? Buğulu, duman­lı, nemli, ince, titrek… Daha nasıl tarif edebilirim ki? İlginç bir melodisi, farklı bir ritmi vardı. Şiir gibiydi. Sihir gibiydi. İnsanın içine işliyordu. Jale Hanım uzaklardan bir yerlerden bir şeyler istiyor gibi; ruh­larla konuşuyor, boşlukta bir hayal görüyor gibiydi. Sanki büyülenmiş, kapıda kalakalmıştım. Yazı yetiş­miyor, söz yetmiyor, benzetmek mümkün olmuyor, anlatmak çok güç oluyor işte! O anı yaşamak gere­kiyor ancak.

Söylediklerinin anlamı neydi, bilemiyorum ama cümleler tam olarak böyleydi:

-Hidâyet, ah hidâyet! Ne zaman, ne zaman?

Gerçekten, nedir bu hidâyet?

Bu hikâye 1997 yılında yayımlanmıştır:

Ayhan Aykut, “Hidayet” [Hikâye], Yeni Hizmet.- İstanbul: Hz. Akşemseddin Vakfı, 1997. Yıl:3, Sayı:8, s.49-50.

 

Related Posts

Share This