NASİP (Hikâye)

Ara 27, 2013 by

NASİP (Hikâye)

Nasip işte! Eğer o telefon beş dakika sonra çalsaydı bizim haberimiz olmayacaktı. Kadir gecesi idi. Saat ilerlemiş yirmi dörde yaklaşmıştı…

Hayır, daha baştan anlatmalıyım; akşamdan başlayarak, iftar vaktinden itibaren… Şubat ayının on beşini on altısına bağlayan cuma akşamı (cuma akşamı dediysem cumayı cumartesi’ne bağlayan değil perşembeyi cumaya bağlayan akşam). O akşamın gecesi de Kadir gecesi.

Üsküdar’daki evimizde ailece iftar ediyoruz. Süratle yemeğimizi bitirip hemen yola çıkacağız. Herkeste bir telaş… Bizim kız bile bu akşam yemeğini gayet hızlı yiyor. Hem gideceğiz diye hem de bugün oruç tuttuğu için. Daha yedi yaşında. Bu onun ilk orucu. İyi dayanmış mâşallah. Bilseniz ne kadar seviniyor. Yemek yerken bir yandan da ona bakıyorum.  Başka zaman bir şey yediremezdik; nazlanır da nazlanırdı:

– Kızım biraz da şundan ye!
– Doydum baba.
– Evlâdım bir de bunun tadına bak!
– Anne, hiç canım çekmiyor.
– Yavrum.
– İstemem.
– Gülüm…
– Yokyemem.

Şimdi nasıl ama? Kıtlıktan çıkmış gibi ne bulursa tıkıştırıyor. Anlaşılan iyi acıkmış.
Sevinsem mi, üzülsem mi? Bir gün aç kaldı; gözlerinin önü çökmüş, yüzü sararmış, çenesi uzamış… Susuz kalmış çiçek gibi. İçimden sarılıp öpmek geldi. Kucağıma alıp azıcık sevseydim! Kıyamadım. Şimdi öyle güzel yiyor ki. Sonra severim artık. Hem fazla oyalanmaya gelmez. Bir an önce yemeğimi bitirmem lâzım. Bitireyim bitirmesine de kızın yemesini seyretmekten mi doydum, yorgunluktan iştahım mı kesildi; canım bir şey istemiyor. Mübarek ramazan geldi gidiyor, hiç böyle olmamıştı. Bugün yorulacak ne iş yaptım ki ben?

Hergünkü gibi işe gittim. Yine her zaman uğraştığım şeylerle uğraştım. Haa, bir de akşam üzeri kabristana gittim. Ziyareti, o dar vakte ancak sıkıştırabildim maalesef. Aslında işten daha erken çıksaydım çok iyi olurdu ama çıkamadım. Karacaahmet bugün ne kadar kalabalıktı öyle. Kandil diye gelmeyen kalmamış. Araba koyacak yer yok. Oruç ağız o sıkışıklıkta park yeri bulup yerleşmek, sonra o kadar arabanın arasından çıkmak bir dert oldu doğrusu. Neyse ki yetiştirebildim, rahmetli babamın kabrini kısa da olsa ziyaret edebildim sonunda.

Bizim kız diyordum; acıkmış, onun için yemeğini hızlı hızlı yiyor, hanım da yola gideceğiz diye acele ediyor.  Bir ben telâş etmiyorum. Oturduğum yerden sakin sakin kızımın yemek yemesini seyrediyorum.

Herkes hayatın içinde, ben sanki dışındayım. Bizimkiler iftarı yaşıyorlar, ben yaşamıyor dışarıdan seyrediyor gibiyim.

– Bey, pilav da ister misin?
– Efendim?
– Pilav diyorum, ister misin?
– Çok az olsun, bir kaşık.
– Biraz çabuk olalım ki daha Küçükçekmece’ye gideceğiz.
– Yaa, evet.
– Bulaşıkları yıkamasam mı yoksa?
– Sen bilirsin.
– Mübarek akşam da böyle ortada bırakılmaz ki.Siz hazırlanırken ben iki dakikada yıkarım.

İftardan sonra yola çıktık: Küçükçekmece’ye gidiyoruz. Annem orada ağabeyimle birlikte oturuyor. İki kardeşim de aynı mahallede. Onlar da annemi ziyarete gelirler mutlaka. Köprü yine tıkalı. Arabalar adım adım ilerliyor. Ah şu köprüyü bir geçsek! Bizim kız yerinde duramıyor:

– Babaanneme söyleyeceğim. Bugün orucumu tuttum diye.
– Tabii kızım.
– Tekne orucu tutmadım, gerçek oruç tuttum diyeceğim.
– Aferin.
– Babaannem bu sefer daha çok harçlık verir değil mi anne?
– Tabii verir kızım.
– Ama Mustafa’ya vermez.
– Neden kızım?
– Çünkü o oruç tutmadı.
– Kardeşin nasıl tutsun kızım? Daha üç yaşında. Büyüyünce o da tutar.
– Tamam o zaman, ona da versin.

Kalabalık trafikte sıkıntılı bir yolculuğun ardından nihayet gideceğimiz yere vardık.
Annemin ve ağabeyimin elini öptük. Yengemle, kardeşlerimle,gelinlerimle ve yeğenlerimle tebrikleştik. Çocuklar sıra olmuş annemin elini öpüyorlar. Hepsi mendilini ve harçlığını alıyor tabii. Hanımlar da yavaş yavaş anneme yaklaşıyorlar:

– Anne bize yok mu?
– Size yok.
– Niye anne? Eskiden bize de veriyordun!
– Artık kocaman oldunuz, baksanıza kaç tane çocuğunuz var.

Sonra kıyamıyor ve çantasından dört tane daha mendil çıkarıyor:

– Kıskanmayın, kıskanmayın! Size de var küçük bebekler. Haydi bir kere daha öpün bakalım elimi.

Annem böyledir işte.  Biraz bekletip meraklandırmak istese de fazla dayanamaz. Hanımlar da bir tuhaf. Bayramlarda da böyle yapıyorlar; çocukların peşinden sıraya girip tekrar öpüyorlar annemin elini. Fakat onları annem alıştırdı. “Kız evlâdım yok diyordum, Allah dört tane de kız verdi, şükürler olsun!” diyerek hep o yaptı böyle.

Mendilleri alan mutfağa koştu. Seninki mi daha güzel benimki mi? Allahım, bunlar hepten bebek!

– Gelinleeer! Bize çay yok mu?
– Hemen getiriyoruz abi.

Çaylar içildikten ve kandil simitleri yendikten sonra büyük salonda hep birlikte teravih namazı kılındığında saat yirmi dörde yaklaşmıştı. Çocukların gözlerinden uyku akıyor fakat uyuyan yok. Artık biz de kalkacağız; hanım çocukları giydirmiş odanın kapısında bekliyor. Tam bu sırada bir telefon… Ağabeyim “Hayırdır inşallah” dedi ve açtı. Arayan eski evinden kapı komşusu İsmail hoca. Beyazıt’ta küçük bir camide imamlık yapıyor. Halim selim, ihlaslı, iyi bir insan. Komşuyu, komşuluğu çok sever. Telefonda öyle neşeli ve öyle yüksek bir sesle konuşuyor ki sesi bana kadar ulaşıyor:

– Ali kardeş! Çoluğu çocuğu topla, acele bize gel!  Size çok güzel bir sürprizim var.
– Hayırdır inşallah hocam, bu saatte…
– Hayırdır hayır. Sen, evde kim varsa hepsini topla gel!
– Hocam çocuklar uyudu uyuyacak. Sahurda ziyafet falan mı var? Merak ettim şimdi.
– Yahu, bu mübarek gecede sakal-ı şerifi ziyaret etmek istemez misiniz?
– Hocam, sizin evde mi?
– Evet.
– Nasıl oldu bu iş?
– Sen gel, sonra anlatırım.

Ağabeyim; “Hemen geliyoruz o zaman” diyerek telefonu kapattığında gözleri nemlenmişti. Böyle zamanları hiç kaçırmam; hemen yüzüne baktım, yumuşacık olmuştu. Derinden gülümser gibiydi. Usulca yumduğu gözlerini uzaktaki bir hedefe nişan alıyormuş gibi iyice kısmış, dudaklarında tatlı bir tebessüm titremeye başlamıştı. Koca adam. Onu arada, çocukluk fotoğraflarımızdaki saf ve tertemiz yüzüyle sevimli bir bebek gibi gördüm. Heyecanla evdekilere döndü;

– Herkes çabucak hazırlansın! Sakal-ı şerif ziyaretine gidiyoruz.

Dedim ya, nasip işte! Eğer o telefon beş dakika sonra çalsaydı bizim haberimiz olmayacaktı. Annemin sevincini görmeliydiniz. Kanatlanmış gibiydi. Aceleyle bir oraya bir buraya koşuyor, mantosunu giyiniyor, başına namaz örtüsünü alıyor, tekrar çıkarıyor, sonra ağabeyime dönüp soruyor:

– Oğlum, gelinler hazırlanana kadar ben bir kere daha abdest alsam, geç kalmayız değil mi?

Herkes çocuklar gibi seviniyor, ben yine öylece bakıyorum; kızıma baktığım gibi. Bir onlara bir kendime. Ben de seviniyorum ama benimki biraz daha farklı. Mübarek gecede sakal-ı şerifi ziyarete gideceğiz diye bizimkilerin kalbi kuş gibi çırpınıyor, ben onları izlemekle meşgulüm.

Gece yarısı cümbür cemaat dışarıdayız. Gideceğimiz yer üç dört sokak ileride. Bayramda harçlıklarını toplayıp şehrin panayırına koşan çocuklar gibiyiz. Ağabeyim annemin koluna girmiş, kafa kafaya muhabbet ediyorlar:

– Oğlum, kaç gündür aklıma gelip duruyordu.“Beni hırka-i şerif ziyaretine götür” diyecektim, diyemedim. Ramazan günü, işin de çok fazla…
– Anne, gönülden istemişsin demek ki. Efendimizin hırkasını ziyareti düşünürken kendisinin mübarek sakallarını görmek nasip olacak inşallah.
– Allah’a şükür, Allah’a şükür!

Açık havaya çıkınca çocukların da uykusu kaçmış. Hepsi cıvıl cıvıl. Büyükleri soru yağmuruna tutuyorlar:

– Baba, sakal-ı şerif ne demek?
– Oğlum, Peygamber efendimizin mübarek sakalı.
– Nasıl yani amca?
– Kızım, sakalı dediysem hepsi değil tabii.
– Peki ne kadarı?
– Evladım, sakalından bir tel sadece.
– Hoca efendi nereden bulmuş Peygamberimizin sakalını amca? O’nu görmüş mü?
– Yavrum hoca efendi Peygamberimizi görmemiş de görenler alıp saklamışlar, sonra bu güne kadar gelmiş.
– Peygamber efendimizin adı Mustafa değil mi teyze?
– Tabii yeğenim. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem.
– Benim kardeşimin adı da Mustafa.

Hocanın evi ikinci katta. Daire kapısına varınca bizden önce başkalarının da geldiği belli oluyor. Anlaşılan hoca efendi apartmandaki bütün komşulara haber vermiş. Merdiven basamaklarına ve kapının kenarlarına dizilmiş bir sürü ayakkabı.

İsmail Hoca merdivendeki kalabalığın gürültüsünden geldiğimizi anlamış olmalı ki daha zili çalmadan kapıyı açıverdi. Biz hemen kapının sağından salona girdik. Hanımlar öteki odada toplanmışlar.

Ağabeyim daha önce bu apartmanda oturduğundan biliyorum; bu daireler çok büyük. Bir salonu var neredeyse yarım basketbol sahası. Salon çepeçevre kanepe. Önceden gelenler kapının sağından itibaren sırayla oturmuşlar. Karşı köşede birkaç yaşlı oturuyor. Ağabeyim önde, arkasında bizler sırayla oturanların ellerini sıkıyor, kandillerini tebrik ediyoruz. Büyükler musâfaha yapıyorlar. Küçükler el öpüyor.

“Bayram gibi” diyorum kendi kendime. Bunları yazmalıyım. Dikkatle izleyip her şeyi aklıma not etmeliyim. Salondaki perdelerin el işlemesi olduğunu yazsam mı acaba? Duvardaki levhalardan da bahsetsem çok mu detaya girmiş olurum? Önceden gelenlerden köşede oturanın inşaatçı Hasan Amca, yanındaki deri tüccarının da onun oğlu olduğunu, bu apartmandakilerin çoğunun Yugoslavya göçmeni olduklarını belirtsem konuyu çok mu dağıtmış olurum?

Hoca efendinin oğlu çay getiriyor. Çayları içerken hocaya sakal-ı şerifi nereden getirdiğini soruyoruz. Anlatıyor:

– Müftülük görevlileri ikindi namazında bizim yanımızdaki camiye getirmişler. “Akşama da sizin camide çıkaralım” dediler; ben “Yatsı namazında olsun” dedim. Bunun üzerine akşam namazında bizim iki sokak altımızdaki bir başka camide çıkardılar sakal-ı şerifi. Yatsıdan önce de bana teslim ettiler. Tabii sabaha kadar koruma görevi de bana kaldı.  Ben de onu bekliyorum zaten.  Namazı müteakip cemaatin ziyareti bittikten sonra camiyi kapatacağım ve sabaha kadar orada kalacak. Hiç bırakır mıyım? Alıp doğruca eve getirdim.

Herkesin ağzından bir “Allah râzı olsun” duası dökülüyor. Hoca efendi kalkıyor ve salondaki sehpalardan en büyüğünü odanın pencere kenarındaki köşesine yerleştiriyor. Sonra daha küçük ikinci bir sehpayı da onun üzerine yerleştiriyor. Yüksekliğini kendi boyuna göre kontrol ediyor. Ardından büyük bir örtü ile sehpaların üzerini örtüyor. Sonra odadan çıkıyor.

Salonda kimseden ses yok. Herkes heyecanla beklemekte. Hoca efendi misafirleri fazla bekletmeden kapıda görünüyor. Elinde, masallardaki hazine sandıkları gibi ahşap, işlemeli, güzel ve orta büyüklükte bir sandık. İki tarafındaki süslü kulplardan tutarak getirdiği bu sandık küçük bir komidin büyüklüğünde. Sandığı hazırladığı sehpanın kenarına yerleştiriyor. Sonra besmele ile kilidini açıyor ve içerisinden çıkardığı büyük bir bohçayı sehpanın üzerine koyuyor. Bu arada oğlu yavaşça boş sandığı aşağıya alıyor. Hoca efendi; “Örtüyü salavât-ı şerifelerle açacağız. Onun için hep birlikte söyleyelim, buyrun” diyor ve başlıyor:

– Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedi-ni’n-nebiyyi’l-ümmiyyi ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim.

Herkes katlıyor ve birbiri ardınca, hiç ara vermeden tekrarlıyoruz. Salondakilere bakıyorum,  hepsi ayağa kalkmış büyük bir saygı ile duruyorlar. Herkesin gözü hocada. Çocuklar ipnotize olmuş gibiler. “Burası çok önemli, bundan sonra daha dikkatli olmalıyım” diye düşünüyorum. Sehpa üzerindeki bohça, yeşil atlas kumaştan üzeri sarı sim işlemeli eski bir örtü. Hoca efendi örtünün ibiklerini baş ve işaret parmaklarıyla tutuyor ve yavaş yavaş kenarlara doğru açıyor. İçinde bir başka örtü. Salavât-ı şerifeler devam ediyor. Açık pembe, parlak ve işlemeli bir başka örtü daha. Onun içinde türbe yeşili kumaştan başka bir örtü. Salavât-ı şerifeler kesilmiyor. Sonra daha küçük bir başkası. Bu seferki, siyah zemin üzerine büyük pembe gül desenli. Sarmışlar da sarmışlar. Beş mi oldu, altı mı? Nihayet son örtü açılıyor. Salavât-ı şerifeye devam. Eskilerin mermer-şahi dedikleri geniş gözenekli,  gevşek dokunmuş
beyaz bir tülbent. O da açıldıktan sonra sakal-ı şerifin esas mahfazası ortaya çıkıyor. Yaklaşık on santimetre uzunluğunda ve ince floresan lambaların kalınlığında şeffaf cam bir tüp. İki ucunda altın mı, sarı maden mi olduğunu anlayamadığım metal iki kapak. Daha sonra neden hocaya sormadım ki? Mahfazanın içinde, metal kapaklardan birine tutturulmuş, kalemden biraz daha kalın balmumundan bir çubuk ve onun ucunda gönüller sultanının mübarek sakallarından bir tel. Salavat-ı şerifeler daha bir heyecanla okunuyor. Hoca efendi yine iki elinin parmak uçlarıyla mahfazanın iki ucundan tutuyor ve ağır ağır kaldırarak üç kez öpüp alnına koyuyor. Sonra göğüs hizasına getirip yere paralel bir şekilde tutuyor. Ardından sol tarafındakilere dönerek başıyla gel işareti yapıyor ve herkes susuyor.

– Sağdan itibaren sırayla ziyarete başlayabilirsiniz. Biz camide sıhhat münasebetiyle öpülmesine müsaade etmiyoruz ancak biliyorum ki içimizde hasta yok, onun için siz öpebilirsiniz.

Sağ baştan Hasan Amca yavaş yavaş yaklaşıyor. Ellerini önünde bağlamış. Sakal-ı şerifin hizasına gelince duruyor. Bacakları titriyor gibi. Yüzüne baktım, ağlıyor. Herkesin gözü dolmuş. Ben dikkatle bakıyorum. Sırayla gelenleri tek tek incelemeliyim. Ne yapıyorlar? Nasıl öpüyorlar? Tekrar yerlerine dönerken geri geri saygı ve huşu içinde nasıl gidiyorlar? Hoca efendinin duruşunu nasıl tarif etmeliyim? “Vakur” desem doğru mu olur? “Çok ciddi” diyebilir miyim? Ağabeyimin, sıra kendisine geldiği zamanki gidişini “Uçarak gidiyordu” veya “Adım atmadan yürüyordu” cümlelerinden hangisiyle daha doğru anlatabilirim? Salondaki havayı nasıl yakalayabilirim? Haşan Amca’nın ağladığı gibi ağlamadan, onun neler hissettiğini nasıl anlar, okuyucuya nasıl anlatabilirim? Hoca efendinin kendinden geçtiği gibi ben de kendimden geçebilir miyim? Bu sorular aklımdayken nasıl yaparım?

Yine mi sadece seyrediyorum yoksa? Yine mi yaşamıyorum? Neden ben hep hayatın dışındayım böyle?

Sıra bana geldi.

İçeriye doğru gidiyorum.

Yâ nasip!

 

Bu hikâye 1997 yılında yayımlanmıştır:

Ayhan Aykut,  “Nasip” [Hikâye], Yeni Hizmet Dergisi, İstanbul: Hz. Akşemseddin Vakfı, 1997, c.3, S:7, s.49-52.

Related Posts

Share This